X


KUTSAL MİMARİ: VATİKAN VE VENEDİK MİMARLIK BİENALİ

image banner

Sistina Şapeli-Fotoğraf: Antoine Taveneaux & San Marco Kilisesi-Fotoğraf: Wikipedia

Vatikan bu yıl tarihte bir ilke imza attı ve 16. Uluslararası Venedik Mimarlık Bienali’ne katıldı. Aslında daha önce Venedik Sanat Bienali’ne de katılmış olan Vatikan, bu nedenle birçok eleştiri almıştı. Temsil ettiği kurum gereğince, bütçesini sanattan önce başka alanlarda kullanması gerektiğini savunanlar olmuştu. Nitekim, bu yıl Bienal’e sponsorlar sayesinde katılabildi.

Vatikan’ın Mimarlık Bienali’ne verdiği önemi anlamak için, sanat ve mimarinin Hristiyanlık tarihindeki yerine bakmak gerek. Katedralden şapele tüm kutsal mekanların hem mimari açıdan hem de içlerindeki eserler açısından başlı başına sanat eseri niteliğinde oldukları söylenebilir. Örneğin Roma’daki Sistina Şapeli veya Venedik’teki San Marco Kilisesi ziyaretçileri hep büyülemiştir.Fotoğraf: Meryem Bursalı

Bienalin bu yılki teması ‘Freespace’ (Serbestmekan), gönül zenginliğini ve insanî olanı mimarinin tam merkezine yerleştiren ve doğrudan doğruya mekânın kalitesine odaklanan ruhu temsil ediyor. Bu bağlamda Vatikan’ın projesi de Şapel tasarımı.

Kardinal Gianfranco Ravasi’nin öncülüğünde, mimarlık tarihçisi Francesco Del Co’nun küratörlüğünde yürütülen projede, 10 farklı mimar tarafından tasarlanan 10 şapel, Vatikan’ın talebi doğrultusunda ağaçlık bölgede sergileniyor.

Projenin esin kaynağı ise Stockholm Mezarlığındaki ‘Woodland Chapel’. İsveçli mimar Gunnar Asplund’un tasarımı ile 1920’de yapılan bu küçük şapelin en önemli özelliği, doğa içinde ve çevresi ile uyumlu olması.Fotoğraf: Holger Ellgaard

‘Skogskyrkogården’ yani mezarlık da Asplund ve meslektaşı Sigurd Lewerentz tarafından tasarlanmış. Mezarlık, 20. yy’ın mimari yaklaşımına göre, çevresiyle bütünleşmiş olan başarılı bir uygulama. 1994’te Unesco Dünya Mirası’na kabul edilmiş. İçinde yer alan şapellerin ve diğer binaların, peyzajdan ayrılmaları halinde anlamlarını kaybedecek olmaları da bütünlüğün önemini vurguluyor. 

Aralarında Normal Foster gibi dünyaca ünlü mimarların da katkıda bulunduğu şapeller, ‘Woodland Chapel’ gibi ağaçların arasında konumlandırılmış. Mimarların farklı ülkeler ve kültürlerden olmaları, projeye çoklu bir boyut katmış. Zaten Vatikan’ın istediği de buydu.

Kardinal Ravasi’nin proje ile ilgili düşünceleri ise şöyle: “Yaşadığımız dönemde çoklu kültür büyük bir anlam taşıyor. Diller arası diyalogdan öte, sanat ve inanç arasındaki bağın, mimarideki yeni ifade biçimleri ile yeniden canlandırılabileceğine inanıyorum. 1800’lerde, bu bağın kopması nedeniyle birçok ‘çirkin’ kilise inşa edildi. Kilisenin, günümüz sanatçıları ile iletişim kurması, bu bağın güçlendirilmesini sağlayabilir.”

Mimarların isimleri, katıldıkları ülkeler ve sponsor listesi:
– Francesco Cellini, Italya / Panariagroup
– Smiljan Radic, Şili / Moretti e Saint-Gobain Italia
– Carla Juaçaba, Brezilya / Secco System
– Javier Corvalán, Paraguay / Simeon
– Sean Godsell, Avustralya / Maeg and Zintek
– Eva Prats & Ricardo Flores, İspanya / Saint-Gobain Italia
– Eduardo Souto de Moura, Portekiz / Laboratorio Morseletto
– Norman Foster, İngiltere / Tecno
– Andrew Berman, Amerika / Moretti
– Terunobu Fujimori, Japonya / LignoAlp + Damiani-Holz&Co + Barth InterniFotoğraf: Giorgio Cini Vakfı

Proje için Venedik'te ağaçlıklı uygun bir alan bulmak kolay olmamış. Kanallarıyla meşhur Venedik’in alt yapısı su olduğu için, park ve bahçelerin sayıca azlığı problem yaratmış. Uzun süren arayışlar sonunda San Giorgio Adası proje için en uygun alan olarak belirlenmiş. Adada sadece San Giorgio Maggiore Kilisesi, Giorgio Cini Vakfı binaları ve yine vakfa ait ağaçlı bir alan yer alıyor. Ada, 10 şapelin de birbirinden bağımsız olarak yerleştirilebilmesi için adeta biçilmiş kaftan. Ve elbette ruhani bir havası var.Fotoğraf: Laurian Ghinitoiu

Proje, inançlı ve/veya inançsız insanların kutsal bir mekânda bulunmasının sadece dini ritüeli yerine getirmek için olmadığını, aynı zamanda doğanın güzelliğini ve sessizliği takdir etmek için de olduğunu hatırlatmayı amaçlıyor.

Mimari açıdan şapeller genellikle daha büyük ölçekteki ibadet binalarının bir parçası olan yapılardır. Ancak bu proje ile şapellere yeni bir anlam kazandırılmış: Soyutluk. Mimarların farklı bakış açıları da projeyi kişiselleştirmiş. Tasarımlarda kullanılan strüktür ve malzemede, modernizme sırtını çevirmeyen tam tersine onu yücelten bir mimari dil var.

Portekizli mimar Eduardo Souto de Moura'nın projesi, kalın taş bloklardan oluşan bir dikdörtgenler prizması.Eduardo Souto de Moura-Fotoğraf: İngrid Taro

Vicenza taşı kullanılan mekân için lahit, anıt, tapınak, sunak gibi farklı yorumlar yapılmışsa da, mimarın kendi tabiri ile sadece dört tarafı duvarlarla çevrili bir mekân. Bir ağaç yardımı ile giriş hafifçe gizlenmiş. İç mekânda çıkıntı oluşturan duvarlar oturma yeri, ortadaki taş kütle ise sunak. Zemin, doğa ile temasın korunması için toprak bırakılmış.

Eduardo Souto de Moura-Fotoğraf: Meryem Bursalı

Brezilyalı mimar Carla Juaçaba'nın projesi 12x12cm’lik metal profilden oluşan 8 metre uzunluğundaki 4 adet kirişten ibaret. Carla Juaçaba-Fotoğraf: Meryem Bursalı

Yere paralel kullanılan iki kiriş ile bank, diğer iki kiriş ile de göğe yükselen bir haç yapılmış. Nitekim, proje bir şapel binasından çok, uzun bir bankı anımsatıyor. Bankın önündeki 'Bu bir banktır' tabelası da insanları oturmaya davet ediyor. Paslanmaz çelik kirişlerin aynaya benzer yüzeyi etrafı yansıtıyor. Böylece şapel, etrafıyla bir olup yavaş yavaş ortadan kalkıyor. İnsan, doğa ve gökyüzü ve kendi yansıması ile baş başa kalıyor.

Carla Juaçaba-Fotoğraf: Meryem Bursalı

Avustralyalı mimar Sean Godsell'in projesi ise çinko ve titanyumdan yapılmış bir kule.Sean Godsell-Fotoğraf: Laurian Ghinitoiu

Uzaktan bakıldığında toteme benzeyen kulenin kanatları açıldığında ortaya bir sunak çıkıyor. Göçebelik ruhu katılmış olan proje, ihtiyaç duyulan her yere hemen kurulabilecek gibi tasarlanmış. Kulenin iç kısmı, sunağın hemen tepesine denk gelecek şekilde altın renkle boyanmış. Gökyüzünden süzülen gün ışığı da ilahi bir hava yaratıyor.

Sean Godsell-Fotoğraf: Meryem Bursalı

Şilili mimar Smiljan Radic'in projesi, su deposu formunda konik bir yapı, mimarın kendi deyimiyle özgün bir düşünme havuzu.Smiljan Radic-Fotoğraf: Meryem Bursalı

Prefabrik koyu gri çimento bloklar kullanılan yapının çatısı büyük bir cam ile kapatılmış. Kapı bir anıt gibi ve eğik durduğu için kapalıyken bile içerisi görünüyor. İç mekânın duvarlarındaki doku, çimentoyu kalıba dökerken kullanılan plastiğin bıraktığı hava kabarcıkları. Bu da beklenmedik bir sıcaklık katıyor. Dışarıdan devasa gözüken binanın içinde evcil bir atmosfer var.

Smiljan Radic-Fotoğraf: Meryem Bursalı

İtalyan mimar Francesco Cellini'nin projesi, kendi kişisel görüşünü yansıtıyor ve saygı duyan ama inançlı olmayanlara hitap ediyor.Francesco Cellini-Fotoğraf: Laurian Ghinitoiu

İbadet edilen mekanının, doğanın kendisi olduğunu vurgulayan mimar, yapısal unsurları minimumda tutmuş. Bir yapının şapel tanımına uyması için gerekli ana unsurları masa ve çatı olarak belirlemiş ve sadece birbirine geçen iki profil ile bir mekân oluşturmuş. Zemini toprak bırakılan, sadece iki duvardan oluşan mekânın ortasındaki masa, çatıdan yukarıya doğru yükseliyor. Son derece stilize, hatta neredeyse karikatürize edilmiş bir yaklaşım görülüyor.

Francesco Cellini-Fotoğraf: Meryem Bursalı

İspanyol mimarlar Ricardo Flores ve Eva Prats'ın ‘Gündüz Şapeli’ ismini verdikleri proje, duvar kesitine entegre edilmiş bir yapı. Ricardo Flores ve Eva Prats-Fotoğraf: Meryem Bursalı

Tuğla kırmızısı ile boyalı duvarın kalınlığı yer yer değişiyor. Sadece oturma biriminden başlayan duvar, genişleyerek ve yükselerek kemerli boş bir odaya dönüşüyor. Bu odadaki sunakta derin bir oyuğa yerleştirilmiş bir vitray resim görülüyor. Eliptik pencereden günün belli bir saatinde vuran gün ışığı, camdaki vitrayı aydınlatıyor. Kendi içinde devamlı bir derinlik oluşturan şapel, çevresindeki ağaçlara hatta Venedik’in konumlandığı lagünün derinliklerine gönderme yapıyor. 

Ricardo Flores ve Eva Prats-Fotoğraf: Meryem Bursalı

Amerikalı mimar Andrew Berman'ın projesi, üçgen formunda, polikarbon levhalardan oluşan bir strüktüre sahip.Andrew Berman-Fotoğraf: Meryem Bursalı

Sütunlu girişinde kanala bakan ahşap bir bank olan yapının içi oldukça dar. Dışarıda başkalarıyla yan yana oturup doğayı izlemenin tadına vardıktan sonra içeriye girince yapayalnız kalınıyor. Simsiyah duvarları ve tavandaki penceresi ile 'karanlık oda' etkisi hissediliyor. Mimara göre siyah duvarlar içsel yolculuğu simgeliyor. Çatıdaki küçük pencereden giren gün ışığı ise fiziki olarak ortamı aydınlatırken, mecazi olarak da düşünceleri aydınlatıyor.

Andrew Berman- Fotoğraf: Meryem Bursalı

İngiliz mimar Norman Foster'ın projesi, Laguna'ya doğru uzanan bir yolda iki yaşlı ağacın tam ortasına kondurulmuş. Meditasyona adanmış yapının temel strüktürü yelkenli direklerine benzeyen 3 devasa haçtan oluşuyor.Norman Foster-Fotoğraf: Meryem Bursalı

Haç formundaki strüktüre dayanmış ince ahşap profiller, mimarlıkta 'tensegrity' olarak bilinen sistemle, 'basınç ve gerilimle' dengede duruyor.  Dizilimleri itibariyle şapele amorf bir form veren bu ahşap profillerin üzerini sarmaşık kaplamış. Zemindeki ahşap platforma düşen gölge oyunlarının kaynağı, sarmaşıkların ve profillerin arasından sızan doğal gün ışığı. İnsan kendini doğa içinde bir patikada yürüyormuş gibi hissediyor. Bu kıvrımlı patikanın sonunda sunağa varıldığında, giriş kapısından gözükmeyen bir sürpriz var: Tam karşıdaki Adriyatik denizi ve de sunağın bir gemi dümeni şeklinde tasarlanmış olması. Hayatın iplerini ele almak gibi…Norman Foster-Fotoğraf: Meryem Bursalı

Norman Foster-Fotoğraf: Laurian Ghinitoiu

Japon mimar Terunobu Fujimori’nin projesi, Japonların geleneksel ahşap konstrüksiyonu ile dağ evlerinin tipik ahşap formunun bir füzyonu.Terunobu Fujimori-Fotoğraf: Meryem Bursalı

Ahşap yapının taşıyıcı sütunları tek parça ağaç kütüklerinden oluşuyor.  Ön cephesindeki sütunlar, ‘Woodland Chapel’e direkt gönderme mahiyetinde. 40 cm genişliğindeki daracık giriş kapısı, böylesine görkemli bir cephe ile tezat oluşturuyor. Mimar, zor geçilen kapının, farkındalık yolundaki zorlukları simgelediğini söylüyor. İç mekân ise doğa ile Japon ve Hristiyan inancını birleştiren unsurlar içeriyor.Terunobu Fujimori-Fotoğraf: Meryem Bursalı

Paraguaylı mimar Javier Corvalàn’ın projesinde, dairesel bir form kullanılarak gök kubbeye gönderme yapılmış. Bu formun kendi içinden gelen güç, projenin temelini oluşturmuş.Javier Corvalàn -Fotoğraf: Meryem Bursalı

Tripod mantığıyla ayakta duran çelik iskelet, ahşap panel kaplı devasa bir silindir ile taçlandırılmış. Silindir bilhassa eğimli yerleştirilmiş. Batıya doğru yükselen, doğuya doğru alçalan bir açı ile güneş ışıklarını takip eden bir rota çiziyor. Strüktürdeki dengesizlik, şapelin değişen hava koşullarına bir tepki vermesini sağlıyor. Mesela, çok güçlü bir rüzgâr estiğinde panellerin sallanması, şapelin kendi ruhu olduğuna işaret ediyor.Javier Corvalàn -Fotoğraf: Meryem Bursalı

Projede, ‘Woodland Chapel’e ithaf edilen bir şapel daha var. Francesco Magnani e Traudy Pelzel tasarımı olan şapelde Asplund'un orijinal eskizleri, maket ve fotoğrafları sergileniyor. Sergi küratörü Dal Co, 'Woodland Chapel'i niye seçtiğini şöyle açıklıyor: “Doğa gibi engin bir ortamda, sınırları belirli bir yapı inşa etmek, mimarlığın temel işlevinin devreye girdiği noktadır. Sınırsızlık içinde bir referans noktası olmak. Vatikan bana bu proje ile geldiğinde, referans noktası olarak Aspund'un 'Ormandaki Şapel’ini seçtim. Şapel, ölçülemeyene ölçüm birimi olması açısından önemli.”

Fotoğraf: Meryem Bursalı