X


STREETS OF LONDON - YELİN EVCEN

image banner

Avrupa’nın bir çok şehrinde, günümüze kadar korunarak gelebilmiş farklı dönemlere ait mimari eserleri görebilmek, tarih boyunca toplumların değişen yaşam tarzlarını, bakış açılarını ve değerlerini mimaride gözlemleyebilmek mümkün. Bu sebeple benim ziyaret etme fırsatı bulabildiğim kentler içinde Avrupa kentlerinin yeri ayrıdır. Avrupa şehirlerini beğenmemizde mimarinin etkisinin, onların coğrafi konumundan, doğasından ya da ikliminden daha önemli olduğu fikrindeyim. Farklı dönemlere ait etkileyici mimarileriyle Londra, Paris, Prag, Barcelona ve Roma kentlerini beğenirim. Fakat çağdaş mimari açısından Londra, en beğendiğim kenttir. Bir yandan çağdaş mimarinin en güzel örneklerine ev sahipliği yaparken diğer yandan tarihi korumak için verilen uğraş, restorasyon konusunda çok ileri noktalara gelinmesini sağlamış. İşlev olarak ömrünü doldurmuş binalara da yeni işlevler ile yeni bir hayat şansı verilmesi, bu şehrin hikayesini zenginleştiriyor.

Londra, diğer çoğu Avrupa şehri gibi bir Ortaçağ meydanı etrafında gelişmiş veya planlanmış bir şehir değil. 17. Yüzyılda kraliyetin av sahaları, 19. yüzyılda banliyölere, 20. Yüzyılda ise şehrin parçalarına dönüşmüş. Bu sebeple geçmişten planlanarak gelmiş bir şehir değil, fakat eski şehir yapısı üst seviyede korunmuş. Yeni yerleşim yerlerinden olan, modern mimarinin ve yüksek yapıların en yoğun bulunduğu bölge olan Canary Wharf, yeni planlanan bölgelerden. Bugün şehri sadece gezmek ve keşfetmek amaçlı ziyaret eden bir mimar olarak gördüğüm, saygılı, düzenli, özenli, insan odaklı ve kontrollü bir planlama olduğu. Benim için en hayranlık uyandıran kısmı, şehir ile içiçe geçmiş, halkın rutin yaşamının bir parçası olabilmiş devasa parkları ve metro başta olmak üzere toplu taşıma ağı. Şehrin merkezine yoğun saatlerde araba ile girmek isterseniz ekstra vergi ödemek zorundasınız. İlginç bulduğum ise, yüksek yapıların nehir kenarında yoğunlaşması ve nehri görebilmek için nehir kenarında bulunmak gerektiği. Şehrin tepelerden oluşmayan düz coğrafyası da biraz bu sonucu doğuruyor.Londra’nın, çok uç noktalara gidebilen farklılıkları muntazam bir düzen içinde barındırması hayranlık uyandırıcı benim için. Sadece sokaklarında dolaşmayı, parklarında nefes almayı, enerjisini hissetmeyi bile seviyorum. İçinde yaşayan çok farklı milliyetlerden topluluklara rağmen Londra’nın hepsinin üstünde hissedilen, yamulup bozulmayan kent kimliğini, her detayında yatan “özenle tasarlanmış” hissini, bünyesinde yaşattığı sanatın, tarihin, geleneklerin çağdaş ve yenilikçi görünümü ile harmanlanmış olmasını çok seviyorum. Ayrıca geçmişte Pink Floyd, Queen, günümüzde Coldplay, Arctic Monkeys başta olmak üzere en sevdiğim müzik gruplarının çoğunun İngiliz olması ve en etkilendiğim yazarlardan Oscar Wilde’ın Londra’da geçen farklı uçlardaki yaşamı da bu şehrin benim için ifade ettiklerine artıdır. Londra’nın diğer bir çok güzel Avrupa kentinden başka bir anlamı da; ilk kez 18 yaşımda, tek başıma gelerek bir ay kaldığım ve ilk keşfettiğim şehir olmasıdır. Londra’nın rastgele sokaklarında dolaşırken insanın karşısına her an çok beğenebileceği bir sürü yapı çıkıyor. Kiminin kapısı, kiminin cephesi, kiminin geometrisi… Geleneksel yapıların büyük bir özenle korunmasının yanısıra son yıllarda yapılmış bir çok çağdaş tasarım Londra’yı her seferinde yeniden keşfetmemizi sağlıyor. Bahsettiklerim sadece çok ünlü gökdelenleri, kamusal binaları veya müzeleri değil. Bazen rastgele bir apartman, bazense karşınıza çıkan küçük bir ticari yapı, durup detaylarını inceletecek veya iç mekanını merak ettirecek kadar ilgi çekici olabiliyor. Ben son dönemlerde inşa edilen konut yapılarından Rogers Stirk Harbour + Partners tasarımı Neo Bankside ve One Hydepark binalarını ilgi çekici buldum. Özellikle One Hydepark binasının Knightsbridge gibi tarihi bir bölgede yarattığı kontrast beni etkiledi. Her yapının kendi döneminin mimari ve teknolojik özelliklerinde tasarlanması gerektiğini düşünüyorum ve eskiye benzetilen yeni yapılardan hoşlanmıyorum. Yeni bir hayat şansı verilmiş yapılardan, Bankside Power Station iken ömrünü doldurmuş ve başarılı bir şekilde modern sanat galerisine dönüştürülmüş Tate Modern, restorasyonun güzel bir örneği. Mimarı Renzo Piano’nun Londra kulelerinin sivri uçlarından esinlenerek tasarladığı, Batı Avrupa’nın en yüksek binası “The Shard” da hem içeriden hem dışarıdan çok etkileyici bir bina. Zaha Hadid tarafından tasarlanan Roca London Gallery, çok daha küçük bir boyutta hayranlık uyandırıcı bir yapı. Tarihi yapılardan ise Londra’nın simgelerinden biri olan Elizabeth Tower, yani “Big Ben” bana Londra’nın ifade ettiği tüm kavramları hatırlattığı için beni etkiliyor. Covent Garden ise benim için Londra’nın keyifli, neşeli yüzü.Norman Foster tarafından tasarlanan City Hall binasını, Tower Bridge’den bakarken verdiği silüet olarak çok beğeniyorum. Binanın içine girdiğinizde, cepheden hissedilen formun, binanın sarmal şekilli sirkülasyonundan dışa yansıdığı anlaşılıyor. Aslında binanın formu, önünde oluşturulan küçük meydandan başlayıp yükseliyor. Deforme edilmiş küre formun içinde, nehir cephesinden bakıldığında helezonik merdiveni görebiliyorsunuz. Yapının alışılmadık formunun, içeride işlevsel olarak çözülmüş olması binanın bütünlüğünü tamamlıyor. Diğer yandan, enerji tasarrufu sebebiyle yüzey alanını en aza indirebilmek düşüncesi ile tasarlanmış olan yapı, bu anlamda amacına tam ulaşamamış ne yazık ki.

Zaha Hadid tasarımı Roca London Gallery, pek ilgi çekici bir konumda olmamasına rağmen, görmek için özellikle gidilmeye değerdi benim için. Aslında bir binanın giriş katında bulunması sebebi ile mimari yapı olarak tek başına değerlendirilebilecek bir mekan değil, ben de kendi mesleğim açısından iç mimari olarak değerlendirmek istiyorum. Her noktasında Zaha Hadid tasarımı olduğunu belli eden bu mağazanın, cephesi ile hem fark yaratıp hem de parçası olduğu binaya çok iyi entegre edilmiş olması beni etkiledi. İç mekanı oluşturan eğrisel formlar, mat ve parlak yüzeylerin uyumu ve içinde sergilenen vitrifiyelerle bütünlük sağlamış olması; konsept çıkış noktası olarak belirlenen “su” ve “suyun formları” kavramlarının ne kadar başarılı şekilde tasarıma yansıtıldığını gösteriyor.Yüzyıllar boyunca emek emek, her yeni tasarımın öncekini bozmadan, yıkmadan, ezmeden kendi dönem özelliklerinin eklenmiş olduğu bir şehir olan Londra için çok iyi tasarlanmış ve tasarlanmaya devam eden bir şehir diyebilirim. Sanayi devrimi etkisiyle 19. Yüzyılda hızla türeyen konutlar, farklı kültürlerin detaylarının taşındığı binalar bile belli bir özenle inşa edilmiş görünüyor. Londra’da bana ilham veren, bütün bu dönemlerin, yaşanmışlıkların, tarihin ve sosyolojinin şehri oluşturmasına rağmen plansız, altyapısız, rastgele bir şehir olmaması. Birbiri ile gerçek anlamda entegre edilebilmiş farklı dönem mimarileri benim için çok etkileyici. Londra sokaklarını süsleyen yaratıcı saksı aranjmanlarından da bahsetmeden geçemeyeceğim.

TAVSİYELER
Londra her gidişte tekrar tekrar keşfedilmesi gereken bir şehir, üstelik çok sayıda etkinliğe ev sahibi yaptığı için gidilecek dönemde mutlaka ilgi alanınıza göre etkinlikler bulabiliyorsunuz. Müzikaller, benim her ziyaretimde vazgeçemediğim etkinliklerden. Benim tavsiyelerim, bu zengin şehrin sunduğu alternatifler yanında çok yetersiz kalsa da, genel olarak tercih ettiğim bir kaç mekanı paylaşabilirim.

MÜZE: Londra’da her ilgi alanına göre bir çok müze var. İlk kez gidenler için British Museum ve Victoria&Albert Museum’u mutlaka görmelerini tavsiye ederim. Daha sonraki ziyaretlerde ilgi alanına  göre National Gallery ve Tate Modern ziyaret edilebilir. London Design Museum, şehrin tasarıma bakış açısı ve şehir kimliğinin tasarımı hakkında güzel örnekler sergiliyor. Ben özellikle madeni paraların tasarım fikrini çok beğenmiştim.

RESTORAN: Londra’da restaurant seçeneği, hem mutfak hem dekorasyon hem konum anlamında çok fazla. Ben bir iş seyahatinde davet edildiğim tarihi bir restaurant olan Mayfair’deki The Guinea Grill’in eski bir evi ziyaret etmişsiniz havası veren ortamını ve etlerini çok beğenmiştim. Londra’da akşam yemeği seçeneği çok ama günün her saati gidilebilecek ve bence kahvaltı için de ideal, üstelik 40. Katta bulunduğundan manzarası için de tercih edilebilecek Liverpool Street’teki Duck&Waffle’ı tavsiye ederim.

CAFÉ: Londra, İtalya gibi bir café cenneti değil ne yazık ki. Ben Chelsea’deki Starbucks’ı çok seviyorum. Zaten şehri dolaşırken kafe aramak yerine mola için karşınıza çıkan küçük kahve dükkanlarını deneyebilirsiniz.

KİTABEVİ: Charing Cross’taki Foyles tabii ki bu konuda en iyisi. Southbank’te nehir kenarındaki Foyles, o bölgede dolaşırken uğramak için keyifli bir kitabevi. Güzel havalarda önüne koydukları şezlonglara uzanıp dinlenmek ve etkinlikler ya da kent hakkında okumak çok keyifli olabilir.

Shoreditch bölgesi, Londra’nın popüler ve trend bölgelerinden. Klasik Londra’dan farklı bir Londra deneyimlemek için kafeleri, sanat galerileri ve butik tarzda dükkanları ile bölgeyi açık hava sanat galerisine çeviren duvar resimleri ile popüler olan Shoreditch ve yine son yılların diğer popüler bölgelerinden Pimlico için zaman ayrılmalı.